“BEBİŞ ESTETİĞİ”

Ferda

Etik ve estetik-denilenler üzerine her düşünmeye başladığımda, “düşünme-içerikleri” denilenlerin kendisi, “direnç-göstermeye” başlıyor. Özellikle-de estetik konusunda. Etiğe karşı yaşadığım, düşüncenin yine kendisine karşı direnç göstermesi, orada başlayıp bitmesi. Ancak estetikte, kendisine karşı direnç göstermeye başlayan düşünce, oradan giderek tüm var-oluşumu sarıyor ve bir “bulantı-halini” yaşatmaya başlıyor. Peki, bu “bulantıya-rağmen” yazmak gerekiyor mu? Evet, sanırım, bu “bulantıyı” salgın haline getirmek için yazmak gerekiyor…
Güzellik “hülasa edilemez” demiş Valery. İnsan güzel üzerine “düşünmeye-başladığında”, kelimenin tam anlamıyla zihin-denilen “şaşkoloza” dönüşüveriyor. Buradaki açmaz sanırım şundan kaynaklı: Tüm otantikliğiyle ve o “akıl-almaz” “çılgın” gülümseyişiyle karşınızda bir “bebiş”, “gülümseyiş-denileni yaşıyor”. Siz bu gülümseyişi, “düşünerek, terim üreterek” anlamaya çalışıyorsunuz, o ise, “gülümseyişine” devam ediyor…

Başlıyorsunuz onun “gülümseyişini” aramaya… Beyin ve beden, tüm anatomik ve fizyolojik ve tarihsel bağlamlarıyla “de-şifre” edilmeye çalışılıyor, ama siz o “görülediğiniz”, daha sonra “kavramsallaştırdığınız” ve bunun için-de, çeşitli bağlamlarıyla ha bire-anlamını aradığınız gülümseyişi “hiç-bir yerde” bulamıyorsunuz. İşin ilginci ve daha-da kötüsü, siz-bu arayış sürecinde, bulduğunuz (u sandığınız) verilerin, tarihsel-süreç içinde, “kurumsallaşmış yapılara” dönüşmesinin etkisiyle, buradan giderek, “dört-başı mamur” kendi-otantik gülümseyişinizi de kaybediyorsunuz. Bu anlatımın kapsamı genişletilerek şuraya da taşınabilir: Bu “arayış-sürecinin”, giderek “kurumsallaşması”, sizi-de “yeniden-üretime” tabi tutuyor ve “estetik değil”, aslında, “estetiğin-içinde veya kendisi” olan hayatlarınız, “lojik”, “epistemik”, “ontik” “iskeletler-haline” dönüşüyor, o ilkinden, “otantik-olan” gülüşler, “sırıtışlara” dönüşüyor. Bir bebiş asla “sırıtamaz”, sırıtma-edimini, yapabilenler, sadece ve sadece “büyüklerdir”, hadi geçin aynanın karşısına ve “sırıtışınızı” gözlemleyiniz…

Modernizm denileni, “ilk-anlamın” ortaya çıkışıyla başlatıyorum (İşte bu nedenle çook sonraları, birileri, bir pipo-resmini çizip, altına da “bu bir pipo değildir”, ironik-göndermesini yapacaktır.). İnsan-denilen varlık, bir-şeylere “işaret-etmesi” için (sanırım), “şey-olarak gördüklerini” “adlandırmaya-başladı” (Şey-ler halinde gördüğü için mi adlandırdı, yoksa adlandırdıktan sonra mı onlar “bir-şeylere” dönüşü-verdi” noktası, sorgulaması da oldukça ilginç olurdu.). Örneğin, simgesel-öncesi” dönemde olan bir bebiş, “su-denileni”, “ne” olarak ve “nasıl” görür, onda ne-yaşar. Bu anlatımı parantez içinde yapmayı düşünüyordum, bu konu, şimdilik epistemenin “karanlık-dehlizlerinde” kalsın diyecektim, ancak, tam-da “estetik-denilenin” sınır-noktalarına geldim sanırım. Bu nedenle, bu noktadan devam edeceğim.

Anlamlı-bulma ile “modernizmi” eş-zamanlı olarak görüyorum. Bu-durumu bir-bebiş denilenin “sürecinden” anlatmayı deneyeceğim. Bebişten sonra ortaya çıkan ve ona giydirilen, simgesel-alan der-ki; bebiş bi-şekilde oluşur, embriyo döneminden sonra bu dünyaya gelir. Gelen bebiş, hatta gelmeden önce, ilk-olarak, “imgesel-dönemi” yaşar (Bu dönemin-de, “simgesel-tarafından” bebişe “atfen-söylendiğini” “gözden-kaçırmayınız lütfen.”). Başlangıçta “agulu-gugulu” denilen türden sesler çıkaran bebiş, giderek çevresindeki, “düzenli-denilen” sesleri taklit-etmeye başlar, kelimenin tam-anlamıyla, başlangıçta bir “papağandır-sadece”, bilmeden, sesleri-taklit eder. Klasik ve edimsel-koşullanma denilenler yoluyla, yani, koşulsuz ve koşullu uyaranların bir-birini sürekli tekrar etmesi veya bazı-davranımları sonucunda “olumlu-sonuçlar” alması nedeniyle, “çıkardığı sesler” ve “yaptığı edimler” ile sonuçları arasındaki bağa “şartlanır” ve “şartlı-refleksler” edinir başlangıçta. Bu dehşetengiz bir “şartlama sürecidir” (İktidar denilenlerin “dinamo-su). Buradan giderek, “yaşamak-denilen”, “düz-gülü bir alışkanlığa dönüşür” (Yeri gelmişken şunu demeli- “alışkanlıkları çıkarırsanız, geriye hayatlarınız kalır.).

Bu “koşullandırma” sürecinden sonra, “cognativ” denilen “işlemsel-süreç” devreye girer. Bebiş, giderek, “anlamlandırma” tezgâhına çekilir ve orada, ona “gördüğü-şeyin” bir “su-olduğu” “öğretilir”. Sadece bu kadarıyla kalmaz, buradan giderek, su-yun “ıcığı-cıcığına varıncaya” kadar her-şey öğretilir (Mektepli olma “şansını edinebilenlere”).

Bu süreci tekrar başa-almak istiyorum (Kurumsallaşmış yapıya rağmen bu nasıl olacak-sa?). İşte bunun zorluğu nedeniyle birileri, sürekli “uzlaşmadan söz-ediyor, e canım tüm anlam-denilenler de kötü değil ki, güzel-anlamlarımız da var bizim, onları alalım, diğerlerini atalım. Böyle diyenler, “anlamlandırma-işleminin” boyutunu-çapını, nerelere kadar uzandığını henüz fark-edememiş olanlardır ki bu dedikleri-de yine, “öğretilen-anlamlar” ürünüdür… “Anlamlandırma” edimi, ya hep ya da hiç noktasındadır (hep diyorum ya, “bir-söze kanmak” “tüm-sözleri” getirir…). Neyse, parantez içleri fazla uzayınca, tüm-tarihte olduğu gibi, “başa-dönmek zorlaşıyor”. Tekrar baş-denilenden alırsak, acaba bebiş-denilen, tüm bu koşullamalardan ve “cognativ-denilen” süreçlerden önce, “su-denilende ne-yi yaşıyordu?”. Bunu-bile bilmeye “olanak var mı?”. Tüm, “şartlanmaları” ve “anlam-denilen” uyduruğundan öğretileri-namelerini “silmeden”, “geriye-sarmadan”, tüm bunları, “o halleriyle-yaşayabilmek” olası mı?

Modernite-denilen “belli-olan anlamlar-üzerinden” var-oluşa geçmeye çalışmak her-zaman insan ve hayat denilene “sıkıcı-boğucu” gelmiştir. İnsan denilenin “biricik-sıkıntısı”, tüm-baş belası sorunları, bu “durumun-ürünüdür”. Her-hangi bir şeyi, “o şey olarak” görüp “yaşamaya-başladığınız” anda, bu “görünüzün esareti altına girmişsiniz demektir”. Her-hangi bir şeyin, “o şey olarak” gösterilmesi ihtiyacı, (“iyi-okunabilirse bu”), hayatın-değil, “belli sistemlerin” ve bu sistemlerden beslenen “iktidar-aygıtlarının” ihtiyacının ürünüdür.

Modernite-denilen, “belli-anlamlar” dünyasına karşı-isyan, direniş-odakları şunlardır; delirmek, intihar, “eleştirel-felsefe damarı” ve sanat. Bu dört-direniş biçimi arasında “sıkı-etkileşimler” vardır. Felsefeciler için denir ki, “onlar şiir yazmasını bilmeyen ozanlardır” veya felsefe için denilir ki…
Şimdi birileri, işte söyleyebileceği bu ve bu kadar diyecek; “delirin-diyor”. Aslında evet, böylesi bir dünyada “delirmek”, “akıllı-olmaya” yeğlenebilecek bir durum, ancak bu “ha deyince de” olmuyor ki. Bazıları, kendilerine ve hayatına giydirilmeye çalışılan “ağırlıkların altında” ezilip kalıyor, her-hangi bir “kıvılcım” onlarda, “patlama-etkisi” yapıyor ve “bilinç-denilen” giydirilmiş “yosmanın”, tüm-maskelerinden “arınmış-çirkef” yüzü açığa çıkıyor. Bu görüntü ile yüz-yüze gelen kişi, dehşete kapılıyor ve “deliriyor”.

Felsefe-denilen, “delirmemeye-karşı” bir “direniş-biçimi” ve aslında felsefe ile delilik alanı arasındaki sınır çook ince, bir anlamıyla ve belki de felsefe denilen bu “korkunun-ürünü”. Aristo’nun tüm bir mantığı kurup, üç-temel ilkeyi ortaya koyması, Herakleitos’la başlayan, giderek “septik-düşünceye” dönüşen, “ben hem benim hem ben değilim, hem yürüyenim, hem duranım, vs. şeklindeki, düşünme biçimlerine karşı bir kalkandan başka nedir ki? A, A dır, her-şey sadece ve sadece kendisine özdeştir, A A olmayan değildir, A ile A olmayan arasında üçüncü bir seçenek yoktur, kısacası, “ben-benimdir”, başka da bir şey değil. İşte “modernizmin-hümanizmin” “yuvalandığı” zemin size…

Sanat denilen de aslında, “belli-anlamlar” dünyasına karşı bir “direniş-biçimidir”, hangi türden olursa olsun, tüm-sanatsal etkinlikler, “modernizm-denilen”, belli-olan anlamlar dünyasına karşı bir “direniş-biçimidir”. Eğer “belli-anlamlar-biçimi” olmasaydı, sanatın gerekçesi kalmazdı, diyor ya İsmet Özel dizelerinde, “yaşasaydım hiç yazar mıydım şiir”…

Modernite denilen, sürekli olarak, belli anlamlar üzerinden, “bu böyledir, şu şöyledir” demeye çalışır, sanat ise, hep ve her-zaman “onun-kalıplarını” kırmaya çalışır ve “kardeş damarı olan” “eleştirel-felsefe… Bakın “Nietzsche” her-üçünün arasında, nasıl da “şıkça” ve “güç-lüce” duruyor, “delilik”, “sanat” ve “felsefe”. Bu alanlara “yakışa-bilen” başka bir isim geliyor mu aklınıza?

Modernite denilen, “kurum-sal yapısıyla”, “anlamı-anlamla” türetmeye beslemeye çalışır ve bunlarla insanı “özne-kılmak” ister. Sanat ve sanat eseri ise, “anlam-parçalayıcıdır”, o hep “kendi-seyrinde” olmak ister, “olan” veya “bir-şey olan” değil, “olmaya-çalışandır” hep-insan gibi ve kadar. Hiçbir sanat-eseri, “olmuş-bitmiş” ve “tam/yetkin” değildir, o sadece bir “ifade etmeye, göstermeye çalışma biçimi ve biçemidir”. “En güzel şiir, resim beste vs. daha yapılmamış ve de yapılamayacak olandır”. Modernitenin anlam-kalıplarında, sıkılan/boğulan hayat ve insanlar, sanat-alanına geçerek, “oynamak isterler, gönüllerince” ve insan, “oynadıkça tam insan olmaya çalışır”. Size bir şeyler anlattığını söyleyen şairlere inanmayın siz, “şiirlerini okuyun sadece”. Ki şiir-imsi denilen de, “düzgülü-anlamın”, hayat ve insan bedenine uymayan, yapay gelip, sık-duran “dar-altıcı”, dikişlerine karşı bir “sökülmeme-çabasıdır”. En büyük yapı-söküm, “sanat-alanında” yapılır (sanatçı Amadeus Wolfgang Mozart filmini izleyenlerde daha güçlü ifadesini bulur bu tümce), “şen-şakrak”, yaşam dolu “çocukça-ezgisini” mırıldanır yaşamın “orta-yerinden” ve yaşam-adına “isyan-eder” tüm “piç-kiçliklere”…

Kaynaklar, “estetik” sözcüğünü, Grekçe, “aisthesis” ya da, “aisthanesthaia” sözcelerinden geldiğini söylüyorlar. Aisthesis, “duyum, duyulur algı” (yani cognativ/bilişsel işlem süreçlerini içermeyen veya onlardan “yalıtık-halde olan”, “ilk-yalın” “duyumsal-algılar”, ki bence, bu noktada Türkçe-deki, “duyumsayış” sözcesi çok “hoş-duruyor”. Yani su-ya bilişsel-kaygılarla, “aş iki o-denilen” açısından bakarsam, suyu algılarım, su-yun akışının seyrine dalarsam da, su-yu “duyumsarım. (Ya-da sıradan bir elin dokunuşunun “sadece fiziksel-etkisini” algılarım, ama bir sevgilinin “dokunuşunu” “duyumsarım” gibi). “Aisthanesthaia” ise, “duyu ile algılamak” anlamına gelir. İsmail Tunalı, estetik adlı kitabında, parantez içi hariç bu bilgileri veriyor ve “ilginç-bir şeyden” daha söz ediyor. Tıp-dilinde de, “aneshtesi lokal” ve “anesthesi total” terimlerinin, bir bölgenin belli-yerlerinin veya tüm bedenin “duyarsızlaştırılması” anlamında kullanıldığını söylüyor. Evet, “estetik-algılara geçebilmek için”, modernitenin tüm “belli-anlam dünyalarına” karşı, bir “anesthesi total” gerekiyor, “lokal-olanı çare değil artık, çünkü “tüm-yapı”, “kangrene-dönüşmüş durumda”…

Deve-gibi “yüklenilenlerden”, aslan gibi-yırtıcı olmaya ve oradan-da bir “çocuk gibi” “şenlikli olmaya giden yollarda,  hepinize, bol-duyumsayışlı “yaşamaklar-dilerim”…
“İşte bebişler-orada”,  (“sırıtışlardan-arındırılmış”), “gülüşlerini paylaşmanızı bekliyor

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder